AB ve Kültürel Değerlerimiz

17 Aralık 2005 yılında Avrupa Birliği ile tam üyelik için görüşmelere başladık. Önceleri olduğu gibi bu da bir zafer havası sarhoşluğu içinde iç politika pazarında ranta dönüştürüldü. Anımsayınız, dönemin başbakanı ve onun kurmayları havai fişeklerle karşılandı, evlere şenlik medyamız alkışladı; ne önemli bir iş başarılmıştı. Ne kadar övünsek azdı. Bu zafer havası dağılmaya başlayınca  ne olup bittiğini daha iyi anladık. Bugün AB ile görüşmelerin esamesi okunmuyor. Ülke farklı bir yere savruldu.

AB’den tarih aldık almasına da biz Türkler tarih, tarihi ve kültürel değerler, tarihsel varlıklarımızı korumak vb. alanlarda ne öğrendik AB ve AB üyesi ülkelerden? Bu soruya olumlu bir yanıt vermek güç. Bizim için tarih, hamasi bir şoven milliyetçilik olageldi her zaman. Tarihi ve kültürel değerlerimizi ise her zaman İslâm ve olmayan diye ayırdık. Her ne kadar resmi söylem böyle olmasa da uygulamada bunun böyle olmadığı açıktır. Cumhuriyet ile başlayan bilimsel korumacılığı – ki bu konuda Atatürk bizzat öncülük etmiştir – ve Anadolu’nun tarihini tüm aşamaları ile sahiplenme anlayışını sonraları terk ettik. Özellikle, 50’li yıllardan sonra göç ve onun beraberinde getirdiği yağma ve rant anlayışı kentlerimizde yüzyılların birikimi kültür varlıklarımızı ve mimari eserlerimizi pek çabuk yok etti. Bu alanda Türkiye’nin kaybı büyüktür. Hâlâ süren bu yıkım günümüzde mafyanın da işin içine girmesiyle daha karmaşık bir hal almıştır. Henüz yeni yeşermeye ve kök salmaya başlayan kültür varlıklarını koruma ve restore etme anlayışı, bilinci Avrupa kültürlerinin bugün bulunduğu düzeyin çok altındadır ve bu konuda kat etmemiz gereken çok yol olduğu açıktır. Ancak, yine de Tarihi Kentler Birliği, Çekül Vakfı vb. sivil oluşumların geleceğe umutla bakmamızı sağladığını söylemek gerek.

İyi de, neden böyleyiz? Niçin Eski’yi geçmişimize ait olanı koruyup kollamada hoyratız? Kültür öğelerimizin tümünün yeni mi olması gerekiyor? Kaçınılmaz olarak sürekli üretilen ve değişen kültürümüzün bu yeni öğeleri ortaya çıktığında eskiler yok mu olmalıdır yoksa eskinin yanına yeniyi koyup var olan kültürü zenginleştirmeli midir? Niçin eski ve tarihi bir evi birkaç apartman dairesi uğruna yıkarız ve pek övündüğümüz tarihimizi kendi ellerimizle yok ederiz? Bu soruları çoğaltmak mümkün? Ancak burada altı çizilmesi gereken bir nokta var: biz Türkler tarihte 20. yüzyılda olduğu kadar kültür varlıklarımıza zarar vermemişizdir. Hatta, içselleştiremediğimiz bizden önceki tarihi eserlere verdiğimiz zarar başka ulusların verdikleri zararlardan fazla değildir. Ama 20. yüzyılın ikinci yarısı ile başlayan ve giderek palazlanan bir yağma ve rant anlayışı ne yazık ki toplumun tüm kesimlerine işlemiş ve bunun sonucu kentsel yağma ve yıkım acımasız bir şekilde saldırganlaşmıştır. Bu saldırıyı hâlâ durdurabilmiş değiliz. Eskiyi koruma ve sahip çıkma anlayışı köylü ya da yarı-köylü kültürlerin sahip olacağı bir anlayış değildir. Çarpık kentleşmenin ürettiği sözüm ona kentli ama zihinlerde ve alışkanlıklarda hâlâ köylü yığınların yaşadığı ülkemizde bu çok açıktır. Nitekim, bizde de böyle olmuştur. Tarih bilinci uluslaşma ile birlikte, yurttaş olma bilinci ile ortaya çıkan bir olgudur. Dolayısıyla, o tarihin içini dolduran tarihsel kültür varlıklarını koruma da demokrasinin serpilip gelişmesi ile ortaya çıkmış ve demokratik kültür içinde yer edinmiştir. Nitekim, Batıdaki koruma ve tarihsel varlıkları geleceğe taşıma misyonu esas olarak 20. yüzyılda ortaya çıkmıştır. Türkiye’deki bu alandaki gecikmişlik aslında 200 yıllık o meşhur gecikmenin bir sonucudur da aynı zamanda.

Avrupa’yı ve Avrupa kentlerini görevleri gereği ziyaret eden bizim arabesk siyasetçilerimiz acaba oralarda tarihsel kültür varlıkları nasıl korunmaktadır, hiç merak ediyorlar mı acaba? O kültür insanlarının eski evlerinde oturmaktan bizler gibi utanıp sıkılmadıklarını aksine mutluluk duyduklarını ve o yapıları korumak için uygarca çaba sarf ettiklerini biliyorlar mı acaba? Planlama, kentçilik, mimari estetik, geleneksel mimari alışkanlıklar vs. meziyetlerden uzak olan bizlerin bu alanda yaya kaldığımız pek açıktır. Orası başka bir kültür, anlayış, hayata bakış, alışkanlıklar ve geleneklerin yer aldığı bir uygarlıktır. O uygarlığın yaratıcıları eski bir yapıyı görünce rantı değil tarihi, ulusal geçmişi ve mimariyi ön plana alırlar. Sözün kısası, insanı ve onun yaratılarını yüceltirler. Eğer biz de böyle olmayı istiyorsak AB’ye girmeyi hak ediyoruz demektir. Ama durum bunun tam tersidir; onun içindir ki bizi yıllardır oyalayıp durmaktadırlar.

Avrupa kültürlerine – zira bir tek kültür yoktur orada – birçok açıdan bakmak ve bir karşılaştırma yapmak mümkün. Ama en temel noktayı insana ve onun yaratılarına duyulan saygıda aramalıdır. Yağmacılığı, çıkarı ve bunlar için insanların birbirini ezmesini değil insanı yaşamın merkezine koymayı beceremediğimiz sürece daha çok bekleriz AB kapılarında.

YORUM EKLE
YORUMLAR
Edip günaydın
Edip günaydın - 10 ay Önce

Beğenerek ve üzülerek okudum.Sonuç top yekün eğitim seferberliğı şart.Öncelik eğitilmiş insanların eğitimi.

Edip günaydın
Edip günaydın - 10 ay Önce

Beğenerek ve üzülerek okudum.Sonuç top yekün eğitim seferberliğı şart.Öncelik eğitilmiş insanların eğitimi.