Liyakat layık olma, yaraşırlık, uygunluk olarak tanımlanır. (1) Diğer bir deyişle işinin ehli, alanında yeterli eğitimi almış uzman, görevini hakkıyla yapan kişidir…
Devleti idare etme görevi, ehline değil liyakatsiz kişilere verilirse kurumlar yozlaşır, çöker. Kurumların yozlaşması devletin iş görmez hale gelmesine, eşitlikten, adaletten uzaklaşmasına, halkın perişan olmasına neden olur. Tarih bunun örnekleriyle doludur…
Liyakatli olmak için, iyi bir eğitim almak, konusunda uzman olmak yeterli midir? Elbette yeterli değildir. Devlet hizmeti gören liyakatli insan, Anayasa, yasa, hukuk ve vicdanı ile bağlıdır; bilime, eşitliğe, adalete inanır. Anayasa ve yasa ile kendisine verilen yetkiyi, görevi kimseden çekinmeden, korkmadan, talimat almadan doğru olarak kullanır, yerine getirir…
Liyakatsiz kişi, işgal ettiği makamın hakkını veremediği gibi ne oldum delisi olur. Kendisinden sonrasını tufan olarak görür. Tanrının değil, kendisini o makama getirenin kulu olur. O ne derse emir telakki eder, itaat eder, güce tapar. Onun için yasa, hak, hukuk, eşitlik, adalet önemli değildir. Daima çifte standartlı davranır…
Tarihi süreçte krala, halifeye, padişaha yanlış yolda olduğunu söyleyen, itiraz eden, karşı çıkan bilim insanı, din ve devlet adamları oldu. Onlar doğruyu söylemekten çekinmedi, korkmadı. Doğruları, adaleti, yasaları ve insanların eşitliğini savundular…
Kimdi bunlar? Diye sorduğunuzdan eminim, gelin birlikte araştıralım, birkaç örnek vereyim:
İmamı Azam Ebu Hanife, kendisine teklif edilen kadılık ve devlet görevini, “Allah’tan korkarım” diye reddetti. (2) Zulme uğramasına, rüşvet teklif edilmesine rağmen kamu görevi kabul etmedi, yüz değnek yemeye razı olan bilim insanıydı…
Bursa’da Ulu Camiyi inşa ettiren Yıldırım Beyazıt’a Şeyh Hamit Aksarai: “Cami güzel olmuş, her hangi bir kusuru yoktur. Ara sıra ziyaret etmeniz için, dört köşesine birer meyhane yaptırmalıydınız diyen din adamları ile mahkemede tanıklığını Camiyi ve halkı bıraktığı için kabul etmeyen.” (3) Mevlana Fenari gibi yargıçlar (kadı) vardı…
Öte yandan aynı Yıldırım Beyazıt, rüşvet aldığı söylenen kadıları ahşap bir eve toplayıp yakacak kadar (4) adalete inanan bir padişahtı…
“Fatih Sultan Mehmet tarafından iki eli kesilen Rum mimar, padişahtan davacı oldu. Kadı karşısına gelen Fatih Sultam Mehmet, mahkemeye girip, padişahlığını kullanarak başköşeye oturmaya kalkınca Mahkemenin Kadısı Hızır Bey, Padişaha davalı olduğunu hatırlattı, davalı yerine geçmesini söyleyerek,” (5) Yargı bağımsızlığını korudu...
Cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün, yemek masasından kalkmasını istemesi üzerine “Burası Milletin sofrasıdır, kalkmam,” (6) diyebilen Dr. Reşit Galip gibi sözünü esirgemeyen devlet adamları vardı. Bu hareket karşısında hiddetlenmeyen, haklı bulup Milli Eğitim Bakanlığına getiren Mustafa Kemal Atatürk gibi ileri görüşlü, olgun, hoşgörülü bir Cumhurbaşkanımız vardı…
KAYNAK:
1-Türkçe Sözlük. S. 1072
2-Şeyh Bedreddin, Cami’ul Fusuleyn. S.41
3-Namık Kemal, Tarih. 1. Cilt S. 180
4-Age. S.181
5-Adil Giray Çelik, Tarihte Savunma ve Kuralları. S. 43
6-Yılmaz Özdil, Mustafa Kemal. S. 379
RAUF değirmenci 18 Saat Önce
Emeğine sağlık olsun selamlar. Teşekkür ediyorum.