Bir Afrika atasözü der ki; ‘’Ormanda yapraktan çok göz vardır.’’
Bu söz, ormanın ‘’yerlilerince’’ korunduğu anlamına gelir.
Çünkü orman sadece ağaçtan ibaret değildir!
Yangınlar sonrası bir fotoğraf vardı sosyal medyada. Aslında pek çok fotoğraf vardı da…
‘’Sahipsizliğin Fotoğrafı.’’ Adını verdim ben ona.
Yanacak yer kalmadığı için bitmişti yangın...
Denize dayanmış…
Sanki susamışta, içindeki yangını söndürmek ister gibiydi!
Belki de ‘’sahipsizliğin sahipleri’’ görsün istemişti dünya gözüyle cehennemin varlığını!
Bir çiftçinin, önceden sürüp otlarını temizlediği bahçesinin yangından etkilenmediğini gösteren bir başka fotoğraf vardı.
‘’Kendi göbeğini kendi kesen adam.’’ Fotoğrafıydı.
Anne ördek uçup kurtarabilecekken kendini. Kanatlarını açarak, bedenini, yaklaşan kavurucu sıcağa karşı kalkan olarak kullandığı bir başka fotoğraf vardı.
Alevler bedenini yakarken bile ayrılmayı reddettiği, yavrularını koruma içgüdüsünün korkuyu, acıyı her şeyi bastırdığı. Yangın sonunda bittiğinde; hareketsiz, cansız ama boyun eğmeyen bedeninin, kararmış, yanmış tüyleri altında yumurtaları öylece duruyordu.
‘’Sadakatin Fotoğrafı.’’
Katran karası orman tabanında bir tavşan, dedektör burnuyla, her verdiği nefeste uçuşan küller arasında yuvasını bulmaya çalışıyordu. İçinde, yavruları olan. ‘’Yok Sensiz olmaz’’ Fotoğrafı.
Birileri, ayaklarını bağlayıp işkence ederek toplarken. Birileri, kesip öldürerek insanlara yedirirken. Ahmet İğde adında bir kahraman itfaiyecinin canını hiçe sayıp, ‘’O’nu’’ alevlerin arasından kurtararak kötülere insanlık dersi verdiği bir başka fotoğraf daha vardı.
‘’İyiliğin Fotoğrafı’’
İnsanlar ikiye ayrılmıyor muydu zaten? İyiler ve ‘’diğerleri insan değildi ki’’!
Bu bağlamda William Ralph ’in şu sözü oldukça anlamlıdır; "Hayvanlar bir din oluştursaydı, Şeytan'ı insan şeklinde tasvir ederlerdi."
O şeytanlardır ki ama doğrudan ama dolaylı yollardan çıkmasına vesile ve/veya sebep oldukları yangınların son bir haftadaki sayısı resmi rakamlara göre 624 idi. Yüz metre karelik evinize bir bakın, yanan binlerce hektar ormanın kapladığı alanın büyüklüğü ile mukayese edebilmek için. Ve içinde yok olan milyonlarca canlıyı düşünün. Doğamız göz göre göre kül oldu.
Bütün bu felaketler yaşanırken doğa düşmanları mecliste zeytinliklerin ölüm fermanı olan maden yasasını geçirmeye çalışıyordu! Orman köylüsü feryat ederken, ormanlarımız bir yandan içindeki tüm canlılarıyla alevlere, bir yandan da sermayedarlara kurban ediliyordu!
Bu yangınlar doğal afet falan değil, siyasi tercihin sonucudur. Bu çaresizlik, beceriksizliğin ve umursamazlığın ürünüdür. Bu felaketlerin sorumlusu; yönete(meye)nlerdir!
20 Mayıs 2014 Salı. Saat: 14:03. ‘’ADALET ve KALKINMA’’ Parti’sinin TBMM’deki grup toplantısı. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Hz. Ömer’e ait olan 'Dicle’nin kenarında bir kurt bir kuzu kapsa bunun hesabı Ömer’den sorulur' sözüne gönderme yaparak, "Dicle’nin kenarında kurdun kaptığı bir koyun bile benim mesuliyetim altındadır." dedi. (1) Dedi, amma!
Birbirinden farklı türlerden oluşan milyonlarca ‘’Koyun’’, ölümlerin en zalimini Cehennem ateşiyle yaşadı, ‘’Neronlar’’ eliyle. Cehennem, çeşitli inançlarda ölüm sonrası, işlenen günahların cezasının çekildiği ateşli bir yer olarak gösterilir. Ekosistemi oluşturan tüm bu canlılar nasıl bir günah işlemişlerdi ki yaşarken cayır cayır yanan ateşle cezalandırıldılar?
Onları cezalandıranlar, kendi yarattıkları dinlerin tanrılarıydı aslında…
23 yıldır kendisine güvenen, inanan halkın, ortalama %50’sinin ama öyle ama böyle sebeplerle verdiği oylarla yönetilen bu güzelim ülkede; kamusal her hizmetin aşağılandığı, afet risklerine karşı yüzyıllık bilgi ve deneyim birikimini ortadan kalktığı, risk yönetiminin “bi şey olmaz abi” mantığından ibaret olduğu neo-liberal bir “Yeni Türkiye” modelini yaşıyoruz...
En eski bilgilerimizdendir şu üç temel unsur. “Yanıcı madde” (odun, kömür, kâğıt, kuru yaprak vb), “yakıcı madde’’ (oksijen, yani hava), “ateşleme kaynağı” (yani ısı) bir araya gelince “yanma” gerçekleşir. Yanmayı, ocaklarımızda, fırınlarda, sobalarda, kazanlarda kontrol edebildiğimizde elde ettiğimiz enerjiden faydalanabiliyoruz. Kontrol edemediğimiz durumlarda da yanıyoruz, yakıyoruz ortalığı. Adına da “yangın” diyoruz.
Afet yönetiminde bilinen ünlü “3 otuz” kuralı vardır bir de;
1- Hava 30 derecenin üstünde sıcaksa,
2- Rüzgâr 30 km’nin üstünde bir hızla esiyorsa,
3- Bağıl nem %30 un altına düşmüşse, yani hava kuruysa yangın çıkma olasılığı çok yüksektir.
Yaz aylarında yangını yaratan üç temel unsur yaşadığımız coğrafyanın bir gerçeği. Asla unutulmaması gereken. Belki de bereketli toprakların bir bedeli bu. Üç temel unsurun varlığı, her an yangın olasılığının kapımızda olduğunu bize söylüyor. Bu üç unsur var oldukça da yangın için sadece bir kıvılcım yeterli olacak. O kıvılcımın kaynağı da kasıtlı ya da kasıtsız, bilerek ya da bilmeyerek, doğrudan ya da dolaylı olarak her zaman “insan” olacak…
Bir araçtan atılan sigara izmariti, piknik mangalı, optik etkiyle güneş ışınlarını odaklayan cam ya da plastik şişeler, anız yakma alışkanlığı, tedbirsiz çalışan bir kaynakçının ihmali, bir düğünde havaya atılıp yerçekimine karşı koyamayan havai fişek ve maytaplar, rüzgârda savrulan dalların elektrik hatlarına temasıyla ark oluşması ve daha benzer pek çok neden, hazırda bekleyen üç yanma unsurunu tamamlayan basit bir kıvılcım için yeterli kaynak olacaktır. Sorumlu yöneticiler elektrik hatlarından kaynaklanan yangınları “insan kaynaklı değil” diyecek kadar aymazlık içinde olsalar da o teller de hatları kuran da bakımlarını yapmayan da işleten de o tellerden geçen her kilovat elektrik için fatura kesen de insan…
Bu fiziksel üç şart kuralını ve sadece bir kıvılcımın yangını başlatmaya yeteceğini herkes biliyor. Bu eşsiz coğrafyanın doğasına ve kaynaklarına göz dikmiş talancılar da! Yeraltındaki madenlere, lüks oteller zinciri oluşturmak için kıyılara göz dikenlerin önünde ormanlar, meralar, zeytinliklerin varlığı bir engel oluyorsa; doğal koruma alanı veya koruma altında SİT alanı olması yapılaşmaya engelse, uygun zamanda sıcaklık, nem ve rüzgâr şartı için tek bir kıvılcım yeterli olacaktır.
Yüzyıllık cumhuriyet geleneği coğrafyamızın yangın gerçekliğinin son derece farkındaydı. Eski Türkiye’de de orman yangınları olurdu ama mevcut kurumların hızlı müdahalesiyle büyümeden söndürülürdü. THK gibi yangına hızla müdahale eden deneyimli bir kurumun elinde, suyu çok hızlı toplayıp boşaltabilen, Anadolu coğrafyasına uyumlu uçakları vardı. Yangına ilk müdahaleyi hemen yapan, yangın riskine karşı ormanları temizleyen, yanıcı maddelere karşı önlem alan deneyimli ve bilgili “orman köylüsü” vardı. Orman kazan onlar kepçe gün boyu durmaksızın dolaşan atlı veya yaya deştimanlar vardı.
Yangın anında bölgeye kamusal hizmet için hazır durumda bekleyen, gereğinde hızla müdahale edebilecek araç ve donanıma sahip Köy Hizmetleri, Yol Su Elektrik, Karayolları, TSK gibi bilgili, deneyimli, liyakat sahibi personelden oluşan kadrolara sahip kurumları vardı.
Artık bu kurumların hiçbiri yok!
1839’da Tanzimat Fermanı sonrasında kurulmuş, 1937’de yeniden yapılandırılmış bir Orman Genel Müdürlüğü var. En temel görevlerinden biri “ormanları yangından korumak için gerekli önlemleri almak”olan. 200 yıllık bu kurumun bilgi ve deneyimi bir kenara bırakılmış, bütün koruma sorumluluğu ve görevleri taşeron şirketlere ihale edilmiş durumda.
1937’de yasalaşan, 1956’da bugünkü şeklini alan 6831 sayılı Orman Kanunu var. 2000’li yıllardan itibaren, kamusal orman alanlarının birer kâr merkezi olarak işletilmesine dair sayısız değişiklik yapılan ve yeni maddeler eklenen bu yasa hükümlerinde yangınlara karşı ormanları korumaya yönelik hiçbir yeni yaptırıma rastlamak mümkün değil. Şimdilerdeyse yeni “iklim yasası” ve “talan yasaları” ile doğayı ormansız, merasız bırakmanın yolları açılıyor.
Artık ormanlarımız, meralarımız, tarım alanlarımız, yaşam alanlarımız, canlarımızın varlığı ve geleceği onlara çökmek için aportta bekleyen maden, enerji ve turizm şirketlerine emanet. Onların daha çok kazanması için daha fazla ve daha uzun süreli yangınlar gerek!
‘’Sıradan bir hırsız paranızı, cüzdanınızı, bisikletinizi çalar. Siyasi hırsız ise geleceğinizi, hayallerinizi, bilginizi, eğitimimizi, sağlığınızı, gülümsemenizi çalar. İkisi arasındaki fark: sıradan hırsız sizi seçer, siyasi hırsızı ise siz seçersiniz!’’
(Bu özdeyişin Voltaire’e ait olduğu iddia edilse de doğruluğu tartışmalıdır!)
Sevgi ve sağlıcakla kalın dostlar.
(1) Basından.
Kimse Kim 11 Ay Önce
Ama bir şey varki herkes aynı yere yani toprağın altına girecek hah asıl hesap o zaman başlayacak ve çooook çetin geçecek ve kaçaak yerde yok maalesef
Aykut Aysın 9 Ay Önce
Sadece teşekkürler Metim kardeşim. Emeğine sağlık.