ANTROPOSEN (2) Kaşiflik zor zanaattır!...

Geçen haftaki yazımızda, şu anda genel geçer kabul gören kıta modelinin yedi olduğunu, büyüklük sırasına göre (azalan): Asya, Afrika, Kuzey Amerika, Güney Amerika, Antarktika, Avrupa ve Avustralya’dan oluştuğunu vurgulamıştık.

(İroni maksatlı yazdığım) Dünya öyle düz falan da değil elbette. Allah muhafaza, kenarlardan uzaya boşluğuna düşen falan olursa nasıl toplardık onları!...

Sekizinci Kıta kehaneti yaklaşık 2 bin 500 yıldır yeryüzünde dolaşıyor. Bilginin gerçek anlamda ancak ruhsal bir aydınlanma ve akıl yoluyla elde edilebileceğini düşünen Platon’un zamanından bu yana. Bir gecede batan kayıp uygarlık. Onu hep Atlantik Okyanusu’nun ortasında, Afrika ile Amerika’nın arasında Atlantis olarak aradık. O ise Pasifik Okyanusu’nda, Kaliforniya ile Hawaii arasında, kıyıdan yaklaşık 1200 deniz mili açıkta ortaya çıktı. Henüz dünya atlaslarında bulmak mümkün değil ama kökten adımlar atılmazsa kısa sürede kendine sağlam bir yer edineceği kesin…

Aslında buna keşif demek pek de doğru değil. Keşfetmek için hep orada olan bir şeyi bulmuş olmak gerekir. Oysa sekizinci Kıta’yı biz yarattık. Kıta hiç kimsenin ve herkesin…

Kim bilir, bakarsınız devamı da gelir!...

Ama yine de kıtanın bir kâşifi var: Charles Moore.

Oşinograf ve gemi kaptanı Charles Moore, 1997’de teknesiyle Hawaii’deki bir yarıştan dönüşte Kaliforniya’ya doğru mürettebatıyla yol alıyorken tam Kuzey Pasifik Döngüsü’ nün olduğu yerde kimsenin varlığından haberdar olmadığı bu yeni kıtaya rastlar. Moore daha sonra o anı şöyle anlatacaktır: “Önümde göz alabildiğine uzanıyordu. Bölgeden geçtiğimiz hafta boyunca başka bir şey göremedim. İnanılmazdı, buraların el değmemiş okyanus olması gerekiyordu.’’

Yüzölçümü ile ilgili elimizdeki veriler değişken. Zaten kıtanın da mevsime göre büyüklüğü farklılık gösteriyor. Bazı kaynaklar 1,6 milyon kilometrekare büyüklükte olduğunu söylüyor. İki Türkiye alanı. Bir özelliği de uzaydan bakıldığında görülememesi. Bir tür hayalet gibi.

Sekizinci Kıta’ya teknik olarak ayak basmak da mümkün değil, çünkü üzerinde yürünebilecek yoğunluğu yok. Daha çok koyu kıvamda bir çorba gibi. Rakımı bir metreyi bulmuyor, ancak derinliği okyanus tabanına kadar iniyor.

Dünyanın dönüşü ve hâkim rüzgarlar tarafından oluşturulan okyanus döngüsünün gözünde bulunduğundan hava çoğunlukla sakin oluyor.

Kıtada yaşam süresi çok düşük. Yaşayanların çoğu balıkçı ağlarına takılan okyanus canlıları. Balık, denizkaplumbağası ve yunuslar en sık rastlanan türler. Yüzey tarıma uygun değil.

Herhangi bir ürün yetişmiyor ancak kıtanın kendisi insanlığın meyvesi.

İnsanlık tarihinde coğrafi keşifler alanında başarılar ve ölçüsüz katliamlar yan yana yürümüş, milyonlarca yerli öldürülmüş; toprakları, hammaddeleri, kültürleri yağmalanmıştı. Deniz aşırı sömürgeciler, yerli halkların kaderini hoyratça belirleme hakkını kendinde görmüş, yağmalanan hazineler Avrupa kıtasına aktarılmıştı. Bu büyük servetin taşınmasında rol oynamış maceraperest kâşiflerin bir bölümünün yaşamı feci koşullarda son bulmuştu.

Bilinmeyen topraklar ve oralara götürecek bilinmeyen yollar, çok fazla doğal tehlike barındırır. Hele hele yağma amacıyla o topraklara gitmiş bulunuyor, ölçüsüz şiddete başvurmaktan çekinmiyorsanız; yerlilerin eli de armut toplamayacaktır elbette…

Keşif, bedeli çok ağır ödenen zor zanaattır kısacası!...

İlk bölümden başlayarak kaleme aldığımız yazımızın konusu ilkokul 5. Sınıf coğrafi bilgilerimizi test etmek değildi elbette. Charles Moore kendinden önceki kaşifler gibi belki yağmalanacak çok değeli hazineler bulamamıştı ama her kâşif grubunun yaptığı gibi, ‘’Büyük Pasifik Çöp Alanı’’ adını verdikleri bu  keşif; Dünyadaki yaşamın geleceğini doğrudan etkileyen, gerekli tedbirler alınmazsa bedeli çok ağır ödenecek bir sorunu binlerce insanın dikkatine çekmesi,   plastik kirliliğini azaltmaya yönelik birçok girişimin doğmasına yol açması adına çok daha kıymetliydi.   

Evet. Dünya tarihinde ilk kez insan eliyle yaratılan nur topu gibi yepyeni bir kıtaydı bu:

PLASTİK KITASI.

“2050 yılında okyanuslarda balıklardan daha çok plastik olacak.”.

İnsan eliyle yaratılan plastik kirliliğinin en net ifadesi belki de bu öngörüydü…

‘’Plastik endüstrisi bir ülke olsaydı, dünyanın en büyük beşinci SERA GAZI yayıcısı olurdu.’’

Aslında bu ifade de fena değil gibi…

‘’Her gün kullandığımız ve hayatın her alanında yer alan ama ekosisteme en çok zarar veren madde nedir?’’ sorusuna verilen cevap plastik olurdu sanırım.

PLASTİK. Doğadaki organik ve inorganik bazı elementlerin oluşturduğu monomer adı verilen moleküllerin belirli bir sıcaklık ve basınç altında katalizör yardımıyla daha kompleks bir yapıya sahip olan polimerlere dönüştürülmesiyle oluşan madde. Onu tanımlarken sıkça kullanılan polimer kelimesi ise, "birçok parçadan oluşan" anlamına geliyor ve polimerler kısa zincirli moleküllerin kimyasal olarak kesilip birleştirilmesi ile oluşturulan uzun zincirli moleküllerden oluşuyor.

Nasıl ki hücrelerimizi çalıştıran proteinler, aminoasit adı verilen küçük yapıtaşlarının bir zincir gibi bir araya gelmesiyle üretiliyorsa veya nükleotitlerin özel bağlarla birleşmesiyle nükleik asit zincirleri yani DNA'mız oluşuyorsa, plastik de "monomer" adı verilen basit yapılı moleküllerin bir zincir şeklinde uç uca dizilmesiyle elde ediliyor.

Yüksek mukavemet, hafiflik, esneklik, değişebilen biçim, düşük maliyet avantajlarının yarattığı yaygın kullanım alanları onu insanoğlunun vazgeçilmezi yapıyor.

Yapıyor da toprağa, bitkilere, yüzey ve yer altı sularına kadar sızarak besin zinciri yoluyla insan ve hayvan sağlığına zarar verirken; artık anne karnındaki fetüste, yeni doğan bir bebeğin plasentasında, insan kanında ve akciğerlerinde görülmeye başlıyor.

Basitçe söylemek gerekirse, plastikler bir kez üretildiğinde, onlardan kurtulmak mümkün değil. Sindirilemezler, biyolojik olarak parçalanamazlar. Üretilen tüm plastiğin büyük çoğunluğunun yolculuğu çöplüklerde, nehirlerde, göllerde, barajlarda ve okyanuslarda son buluyor.

Gelecek nesiller ve dünyamız için, bu acı tablo karşısında bizlere düşen görev, ekolojik yıkımın etkilerini ve sorunları dile getirerek çözüme katkı vermek, insanlarda ve kamu yönetimlerinde farkındalık yaratmaktır. Doğru çevre politikaları ve çevresel etkiler konusunda hassas bir anlayışın yerleşmiş olduğu bir Dünyada yaşayabileceğimiz ümidini kaybetmeden; temel unsuru ekonomik, çevresel ve sosyal bileşenlerden oluşan sürdürülebilirliği, bu üç temel unsurunu eşit ölçüde göz önünde bulundurmak kaydıyla, bütüncül bir yaklaşım sağlayarak ve ‘’gelecek nesillerin kendi ihtiyaçlarını karşılama yeteneğinden ödün vermeden bugünün ihtiyaçlarını karşılamak’’ adına mücadeleye devam.

Sevgi ve sağlıcakla kalın dostlar.

 

                                                          ANTROPOSEN 

                                                                      (3)

GELECEĞİN MENÜSÜ:

HAŞLAMA, FIRINDA PİŞİRME, KIZARTMA, BUĞULAMA, IZGARA PLASTİK ÜRÜNLER…

TERCİHİNİZ NE OLURDU?

YORUM EKLE
YORUMLAR
İsmet Bozkurt
İsmet Bozkurt - 10 ay Önce

Sevgili Metin Devrim çevreye duyarlılığınız için teşekkür ederim. Bütün mesele temel eğitim yoksa ne söylenirse söylensin ne yazılırsa yazılsın hepsi boş .

banner158