Bu yazıyı okumadan önce yanınıza bir bardak su alın, bir yudum için ve öyle okuyun lütfen.
Osman: “Su bizim değil mi, ne şekil istersek öyle kullanırız.”
Hasan: “Su toprağın kanı ağa, kimse razı gelmez.”
Metin Erksan’ın, Necati Cumalı’nın yaşanmış bir olaydan kaleme aldığı aynı adlı hikâyeden uyarladığı ‘’Susuz Yaz’’ filminin açılış sahnesinde geçen bu diyalog, su ve mülkiyet kavramını en yalın şekilde ortaya koyar.
Mülkiyet sahibi iki kardeş arasındaki bu çatışma; tarıma dayalı üretimin hâkim olduğu bir toplumda suyun ve toprağın nasıl bir iktidar aracına dönüştüğünü, aynı zamanda kadının bu yapı içinde nasıl değersizleştirildiğini anlatır. Köylüye suyu vermek istemeyen ağabey Osman ile köylüyü susuz bırakmak istemeyen kardeşi Hasan arasındaki mücadele; hukuki çatışmalardan şiddete varan boyutlara uzanır.
Film, 1963’te Urla’nın Bademler Köyü’nde çekilmiştir. O yıllarda doğası henüz tahrip edilmemiş Batı Anadolu’da bile su böylesine kıymetliyken; bugün iklim krizinin etkisiyle yönetilemeyen susuzluk çok daha ağır sonuçlar doğurmaktadır.
Küresel iklim değişikliği sıcaklığı, sıcaklık susuzluğu, susuzluk kuraklığı, kuraklık kıtlığı, kıtlık; gıda fiyatları artışıı, gıda güvenliği sorunlarını, açlığı, çatışmaları ve ölümleri getirir.
Bugün Türkiye su kriziyle karşı karşıya. Kuraklık giderek artarken barajlardaki su seviyeleri tehlikeli ölçüde düşmüş durumda. İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa gibi büyükşehirlerin 35 ila 120 gün arasında yetecek suyu kaldığı bildiriliyor. Milyonlarca kişi planlı veya ani kesintilerle karşı karşıya. Uzmanlar, ülkenin son 52 yılın en kurak dönemini yaşadığını vurguluyor.
Aydın ve Denizli’de de tablo farklı değil. Yerleşim merkezlerinde şebeke sıkıntısı görülmese de tarım sektörü ciddi darbe aldı. 2025 Nisan’ında Aydın Valiliği; bölgede su seviyelerinin kritik noktaya düştüğünü, çiftçilere yalnızca iki kez sulama hakkı verileceğini ve kaçak su kullanımına karşı sıkı önlemler alınacağını duyurdu.
Kuraklığın temel sebepleri; küresel ısınma, yanlış sulama yöntemleri, baraj ve göletler, jeotermal faaliyetler ve sanayi kirliliğidir.
Yağışlar hem azaldı hem de düzensiz, kısa süreli ve şiddetli sağanaklara dönüştü. Bu yağış biçimi yeraltı sularını beslemiyor.
Kar yağışları yüksek tepelerde bile azaldı, erken eriyen kar suları yaz aylarına ulaşmıyor.
Bölgede pamuk, sebze, mısır, ayçiçeği ve yonca gibi çok su isteyen ürünler ekiliyor. Yüzeysel sulama hâlâ yaygın; suyun yarısından fazlası buharlaşarak veya sızıntıyla kayboluyor. Bu da tuzluluğu artırıyor, verimi düşürüyor.
Aydın ve Denizli’de hızla artan nüfus ve sanayi (özellikle tekstil, gıda, maden) yoğun su tüketimini beraberinde getiriyor.
Baraj ve göletler suyun doğal akışını değiştiriyor; yaz aylarında nehir yatağı yer yer kuruyor.
Bir zamanlar içinde yüzüp balık tuttuğumuz Büyük Menderes Nehri, bugün yaya olarak geçilebilecek kadar sığ. Rengi siyaha dönmüş suların içinde balıklar, oksijen bulmak için başlarını suyun dışına çıkarıyor.
Tarımsal kimyasallar, belediyelerin ve sanayi kuruluşlarının atıkları nehir yatağına bırakılıyor. Denetimsizlik nedeniyle su kalitesi düşüyor. Temiz su azalırken, yeraltı suları aşırı kullanıldığı için kuyuların seviyesi her yıl biraz daha derinlere çekiliyor.
Bafa Gölü gibi değerli ekosistemler su kaybı ve kirlilik tehdidi altında. Jeotermal enerji santrallerinde kullanılan suyun yetersiz reenjeksiyonu, hem yeraltı suyunu hem de yüzeydeki ürünleri (özellikle inciri) tehdit ediyor.
İklim değişikliği, yetersiz su yönetimi ve altyapı eksiklikleri krizi derinleştiriyor.
Kısa vadede tasarruf zorunlu.
Uzun vadede ise altyapı yatırımları ve köklü su yönetim politikaları gerekiyor.
Ekosistemin korunması, sadece toprak değil su dengesinin de korunması anlamına geliyor.
Artan kentleşme daha çok su ihtiyacı doğuruyor; bu da daha derin kuyuların açılmasına ve suyun uzak mesafelerden taşınmasına sebep oluyor.
Ekolojik denge hassastır. Her türün yaşam hakkını korumak, geri dönüşüm yapmak, daha az su ve enerji tüketmek ve kirliliği azaltmak hepimizin sorumluluğu.
Bardağınızdaki su ne durumda? Yarısı boş mu, dolu mu? Retorik bir soru belki. Ama cevabı, bizim geleceğimizin nasıl şekilleneceğini de belirliyor.
Nazım Hikmet’in “Kerem Gibi” şiirinde dediği gibi:
“Dert çok, hem dert yok
Yüreklerin kulakları sağır
Hava kurşun gibi ağır.”
Sevgi ve sağlıcakla dostlar.


Susuz yaz filmini çok kez izlediğimde hep bu kuraklık korkusunu yaşadım